Yeni dönemde
başarı, kârlılığı ve nakdi aynı anda üretebilmeye bağlı olacak
Uzun zamandır Türkiye’deki şirketlerin satış
performansı üzerine düşündüğüm bir konu var.
Özellikle 2012 yılından itibaren Türkiye’de
neredeyse her firmanın ve her markanın belirli ölçüde satış yapabildiği bir
ortam oluştuğunu gözlemledim. Pazarlama adına yapılması gerekenlerin önemli
bölümünü yapmayan, belirgin bir değer önerisi geliştirmeyen, doğru hedef
kitleyi seçmeyen ve satış sistemini yeterince profesyonel yönetmeyen şirketler
bile ürünlerini satabiliyordu.
Elbette her şirket aynı ölçüde başarılı değildi.
Bazıları pazarın lideri oluyor, bazıları ise ancak küçük paylar alabiliyordu.
Fakat sonuçta hemen herkes pazardan belirli bir satış elde edebiliyordu.
Bu, akademik bir araştırmanın sonucu değil; uzun
yıllardır satışın içinde bulunan ve 2012’den bu yana farklı sektörlerde
şirketlere danışmanlık yapan biri olarak benim kişisel gözlemimdir. Ancak bu
durumu fark ettiğim günden beri nedenleri üzerine düşünürüm.
Bunun önemli nedenlerinden birinin tüketicinin
harcama kabiliyetinin yüksek olması olabileceğini düşünüyorum.
Tüketici kredilerine ulaşmanın görece kolay
olduğu, kredi kartlarına uzun vadeli taksitlerin uygulanabildiği ve insanların
gelecekte elde edecekleri gelirleri bugünden kullanabildikleri bir ortamda iç
talep canlı kalabiliyordu. Tüketici, bir ürünü satın alırken bedelin tamamını
bugün ödemek yerine, maliyeti uzun bir döneme yayabiliyordu.
Bu imkân yalnızca satışları artırmıyordu. Aynı
zamanda tüketicinin tercihlerinde daha az seçici davranabilmesine de yol
açıyordu.
Harcama kapasitesi yüksek olan tüketici, farklı
markaları deneyebiliyor, aynı kategoride birden fazla ürün satın alabiliyor ve
verdiği kararların sonuçlarını daha kolay tolere edebiliyordu. Bir ürün
beklentisini tam olarak karşılamadığında bunun aile bütçesi üzerindeki etkisi
bugünkü kadar ağır hissedilmeyebiliyordu.
Böyle dönemlerde güçlü talep, şirketlerin pek çok
hatasını örter.
Şirketin konumlandırması zayıf olabilir. Ürün
gamı gereğinden fazla genişleyebilir. Satış ekibi verimsiz çalışabilir. Stoklar
artabilir. İskontolar kontrolsüz verilebilir. Müşteri ve ürün bazında kârlılık
bilinmeyebilir. Buna rağmen büyüyen pazar şirkete satış yapma imkânı sunar.
Bu nedenle talebin güçlü olduğu dönemlerde iyi
yönetilen şirketlerle vasat yönetilen şirketler arasındaki fark her zaman
yeterince görünmez.
Pazar büyüdüğü sürece birçok şirket büyüyebilir.
Asıl fark, pazar daraldığında ortaya çıkar.
Tüketicinin harcama kapasitesi daralıyor
Bugün ise koşullar önemli ölçüde değişti.
Enflasyonun etkileri devam ediyor. Faizler yüksek
seyrediyor. Tüketici kredilerine ulaşmak zorlaştı. Kredi kartıyla yapılan
alışverişlerde geçmişteki kadar uzun taksit imkânları bulunmuyor. Reel
gelirlerdeki aşınma, tüketicilerin satın alma gücünü ve harcama kapasitesini
sınırlandırıyor.
Tüketicilerin ihtiyaçları ortadan kalkmış değil.
Ancak bu ihtiyaçların ne zaman, hangi ürünle, hangi markadan ve hangi fiyat
düzeyinde karşılanacağı daha fazla sorgulanıyor.
Bunun tüketici davranışlarında önemli bir değişim
yaratacağını düşünüyorum:
Tüketiciler artık yalnızca satın alma imkânlarına
değil, satın alma tercihlerinin sonuçlarına da daha fazla dikkat edecekler.
Çünkü sınırlı bütçeyle verilen yanlış bir kararın
maliyeti yükseldi.
Tüketici bir ürünü satın almadan önce daha fazla
araştıracak, fiyatları karşılaştıracak, alternatifleri inceleyecek ve gerçekten
ihtiyacı olup olmadığını sorgulayacaktır. Ürünün kalitesi, kullanım ömrü,
sağlayacağı fayda, satış sonrası hizmeti ve toplam kullanım maliyeti daha fazla
önem kazanacaktır.
Bu nedenle önümüzdeki dönem yalnızca tüketim
miktarının değil, tüketicinin seçim sürecinin de değiştiği bir dönem olacaktır.
Markanız tüketicinin değer sepetinde mi?
Bu değişimi “tüketicinin değer sepeti” kavramıyla
açıklayabiliriz.
Tüketicinin değer sepeti, sınırlı bütçesini
ayırmaya değer bulduğu ürünlerden ve markalardan oluşan zihinsel bir tercih
alanıdır. Bu sepete girebilmek için yalnızca mağazada bulunmak, reklam yapmak
veya rakiplerle benzer özelliklere sahip olmak yeterli değildir.
Markanın tüketici açısından anlamlı bir karşılığı
olmalıdır.
Bu karşılık bazen uygun fiyat, bazen güvenilir
kalite, bazen dayanıklılık, bazen kullanım kolaylığı, bazen de statü ve deneyim
olabilir. Önemli olan, markanın tüketiciye neden tercih edilmesi gerektiği
konusunda açık ve inandırıcı bir cevap verebilmesidir.
Geçmişte tüketicinin harcama kapasitesi daha
genişken bu sepete daha fazla marka girebiliyordu. Bugün ise sepet küçülüyor.
Tüketici bazı kategorileri tamamen erteleyebilir, bazı kategorilerde satın alma
sıklığını azaltabilir ve bazı ürünlerde daha ekonomik alternatiflere
yönelebilir.
Bu nedenle şirketlerin kendilerine şu soruyu
sorması gerekiyor:
Markamız, daralan bütçesiyle daha seçici davranan
tüketicinin değer sepetine girebiliyor mu?
Eğer cevap net değilse mesele yalnızca satış
ekibinin performansı değildir. Şirketin hedef pazarı, müşteri segmentasyonu,
konumlandırması, değer önerisi, ürün gamı, fiyat seviyesi ve satış kanalları
birlikte sorgulanmalıdır.
Pazarın her segmenti aynı yönde hareket etmeyecek
Tüketicinin daha seçici davranması bütün
markaların yalnızca düşük fiyatla rekabet edeceği anlamına gelmiyor. Tam
tersine, farklı segmentlerde farklı fırsatlar ortaya çıkabilir.
Bunlardan ilki, perakendecilerin kendi adlarıyla
veya kendilerine ait markalarla sundukları private label, yani PL ürünlerdir.
Marketler ve büyük perakendeciler artık çok
sayıda kategoride kendi özel markalı ürünlerini geliştiriyorlar. Bu ürünler
geçmişte ağırlıklı olarak temel tüketim kategorilerinde görülürken bugün
temizlikten kişisel bakıma, gıdadan ev gereçlerine kadar çok daha geniş bir
alana yayılıyor.
Satın alma gücü daralan tüketicinin ekonomik
alternatiflere yönelmesi, PL ürünlerin büyümesini destekleyecektir. Üstelik bu
ürünler artık her zaman yalnızca “en ucuz seçenek” olarak konumlandırılmıyor.
Bazı perakendeciler farklı kalite ve fiyat seviyelerinde birden fazla özel
marka geliştiriyor.
İkinci olarak, üst segment markalar varlıklarını
sürdürmeye devam edecektir.
Güçlü bir marka değeri, sadık müşteri kitlesi ve
farklılaştırılmış ürün deneyimi bulunan markalar kendi tüketici gruplarını
koruyabilir. Bazı tüketiciler kalite, güven, prestij veya deneyim için daha
yüksek fiyat ödemeye devam edecektir. Üst gelir gruplarının ekonomik daralmadan
görece daha az etkilenmesi de bu segmentin devamlılığını destekleyecektir.
Bana göre asıl büyük mücadele orta pazarda
yaşanacaktır.
Bu alanda özellikle fiyat-performans odaklı
markaların öne çıkmasını bekleyebiliriz. Ancak fiyat-performans yalnızca
ucuzluk anlamına gelmez. Tüketicinin kabul edebileceği bir fiyatla yeterli
kaliteyi, güveni, işlevselliği ve düşük satın alma riskini birlikte sunabilmek
anlamına gelir.
Tüketici, ödediği paranın karşılığını aldığına
inanmalıdır.
Bu nedenle fiyat-performans markaları yalnızca
fiyatlarını düşük tutarak başarılı olamaz. Ürünün temel beklentileri
karşılaması, kolay ulaşılabilmesi, güven vermesi ve satış sonrasında tüketiciyi
yalnız bırakmaması gerekir.
En fazla zorlanabilecek markalar ise pazarın
ortasında sıkışanlar olacaktır. Ne belirgin bir fiyat avantajı ne güçlü bir
marka değeri ne de farklılaştırılmış bir fayda sunan ürünlerin, seçici
tüketicinin değer sepetinde yer bulması zorlaşacaktır.
Talep daraldığında yönetim kalitesi görünür hâle gelir
Güçlü talep dönemlerinde birçok yönetim hatası
satışların arkasında saklanabilir.
Şirket hedef müşterisini tam olarak tanımlamamış
olabilir. Herkese satış yapmaya çalışabilir. Gereğinden fazla ürün çeşidi
geliştirebilir. Satış ekibini yalnızca ciro hedefleriyle yönetebilir.
Müşterilere aynı iskonto ve vadeleri uygulayabilir. Hangi müşterinin gerçekten
kâr sağladığını bilmeden satışlarını artırmaya çalışabilir.
Pazar büyürken bu hatalar hemen görünmeyebilir.
Ancak talep daraldığında aynı hatalar çok daha
hızlı biçimde stok artışına, düşük kapasite kullanımına, iskonto baskısına, kâr
kaybına, tahsilat sorununa ve finansman ihtiyacına dönüşür.
Bu nedenle bugünün şirketleri için temel soru
artık yalnızca şu değildir:
Nasıl daha fazla satarız?
Bunun yerine şu soruların birlikte cevaplanması
gerekir:
Neyi satacağız? Kime satacağız? Hangi maliyetle
satacağız? Hangi marjı elde edeceğiz? Hangi vadeyi vereceğiz? Ne zaman tahsil
edeceğiz? Ve bu satış şirketimize gerçekte ne kadar nakit bırakacak?
Bu sorulara birlikte cevap verilmediğinde ciro
artabilir, ancak şirket güçlenmeyebilir.
Hatta bazı durumlarda satışların artması
finansman ihtiyacını daha da büyütebilir.
Satış yapmak ile kârlı satış yapmak aynı şey değildir
Kârlı satış yapmak hiçbir dönemde kolay değildi.
Fakat yüksek enflasyon, yüksek faiz ve daralan talep koşullarında daha da
zorlaştı.
Kârlı satış yalnızca ürünü maliyetinin üzerine
belirli bir oran ekleyerek fiyatlandırmak değildir. Satışın gerçekleşmesi için
katlanılan bütün maliyetlerin hesaba katılması gerekir.
Satış ziyaretleri, teklifler, numuneler, demolar,
kampanyalar, satış personeli, primler, lojistik, iadeler, satış sonrası
hizmetler, müşteri şikâyetleri, iskontolar, vadeler ve tahsilat süreleri
satışın gerçek kârlılığını doğrudan etkiler.
Yüksek ciro yapan bir müşteri her zaman yüksek
kâr sağlayan müşteri değildir.
Bu müşteri yüksek iskonto alıyor, uzun vadeyle
çalışıyor, sık ve küçük sipariş veriyor, yoğun satış sonrası hizmet talep
ediyor veya ödemelerini geciktiriyorsa şirkete görünen kadar katkı
sağlamayabilir.
Benzer şekilde yüksek satış hacmine sahip bir
ürün; düşük marjı, yavaş stok devri, yüksek iade oranı veya satış sonrası
maliyetleri nedeniyle beklenen kârı üretmeyebilir.
Bu yüzden şirketlerin satış performansını
yalnızca ciro ve adet üzerinden değerlendirmesi yeterli değildir. Ürün,
müşteri, bölge ve satış kanalı bazında gerçek katkı kârı hesaplanmalıdır.
Daha önce yayımladığım Satış Maliyetleri Nasıl Azaltılır,
Kârlılık Nasıl Artırılır? başlıklı yazımda da
vurguladığım gibi, satış yönetiminin amacı yalnızca daha fazla satış yapmak
değildir. Şirketin sınırlı kaynaklarını doğru ürünlere, doğru müşterilere ve
doğru satış kanallarına yönlendirerek daha kaliteli ciro üretmektir.
Kârlılık tek başına yeterli değildir
Şirketler açısından ikinci kritik konu, elde
edilen kârın nakde dönüşmesidir.
Bir satış muhasebe kayıtlarında kârlı
görünebilir. Fakat satılan ürün uzun süre stokta beklemişse, müşteri uzun
vadeyle satın almışsa veya tahsilat gecikmişse şirket bu satışın finansmanını
taşımaya devam eder.
Ürün henüz satılmadan önce hammadde satın
alınmış, üretim giderlerine katlanılmış, çalışanların ücretleri ödenmiş ve
lojistik hizmetleri alınmış olabilir. Şirket bütün bu ödemeleri yaparken
satışın bedelini aylar sonra tahsil ediyorsa aradaki süreyi finanse etmek
zorundadır.
Ucuz ve kolay kredi döneminde bu açık banka
kaynaklarıyla karşılanabiliyordu. Faizlerin yüksek, krediye erişimin zor olduğu
bir ortamda ise aynı yöntem hem pahalı hem risklidir.
Bu nedenle kârlılık ile nakit akışının birlikte
yönetilmesi gerekir.
Kârsız satış şirketi tüketir; nakde dönüşmeyen
satış ise şirketi finanse edilemez hâle getirir.
Şirket kârlı göründüğü hâlde ödeme yapmakta
zorlanabilir. Çünkü kâr stoklarda, ticari alacaklarda veya vadesi gelmemiş
faturalarda bağlı olabilir.
Bu yüzden satışın gerçek başarısı, faturanın
kesildiği anda değil, satışın kârlı biçimde tahsil edildiği anda ortaya çıkar.
Daha fazla ciro her zaman daha güçlü şirket demek değildir
Şirketlerin önemli bir bölümü satış ekibine hâlâ
ağırlıklı olarak ciro hedefi veriyor.
Satışçıdan belirli bir bölgede, müşteri grubunda
veya dönemde daha fazla satış yapması bekleniyor. Ancak bu cironun hangi
iskonto, vade ve tahsilat koşullarıyla elde edildiği aynı titizlikle
izlenmiyorsa satış ekibi şirketin kârlılığını ve bilançosunu farkında olmadan
zayıflatabilir.
Çünkü insanlar neyi ölçer ve ödüllendirirseniz
ona odaklanır.
Yalnızca ciro primi alan satışçı, satışı
kapatabilmek için daha fazla iskonto vermeye, vadeyi uzatmaya ve riskli
müşterilere satış yapmaya yönelebilir. Böylece satış hedefi gerçekleşirken kâr
azalır, ticari alacaklar büyür ve tahsilat riski yükselir.
Satış hedeflerinin ciroyla birlikte şu
göstergeleri de içermesi gerekir:
- Katkı kârı
- Tahsilat kalitesi
- Ortalama vade
- İade oranı
- Stok devir hızı
- Yüksek kârlı ürünlerin satış payı
- Müşteri devamlılığı
- Gecikmiş alacak oranı
Amaç, satış ekibini daha az satış yapmaya
yönlendirmek değildir. Amaç, şirket için daha fazla değer oluşturan satışları
artırmaktır.
Kâr ve nakit uçtan uca yönetim gerektirir
Kârlılığı ve nakdi eş zamanlı üretebilmek
yalnızca satış veya finans departmanının başarabileceği bir iş değildir.
Bu, şirketin tamamını ilgilendiren uçtan uca bir
yönetim performansı gerektirir.
Strateji doğru pazarı ve müşteriyi seçmelidir.
Pazarlama, tüketicinin değer sepetine girecek bir değer önerisi
geliştirmelidir. Ürün yönetimi gereksiz çeşitliliği önlemelidir. Satış doğru
müşteriye, doğru kanaldan ve doğru ticari şartlarla ulaşmalıdır.
Satın alma ve üretim, gerçekçi talep
tahminleriyle çalışmalıdır. Lojistik, hizmet seviyesini korurken maliyetleri
kontrol etmelidir. Finans, satışların kâr ve nakit etkisini görünür hâle
getirmelidir. Üst yönetim ise bütün bu fonksiyonları ortak hedefler etrafında
bir araya getirmelidir.
Aksi hâlde bir bölümün başarısı başka bir bölümün
sorunu hâline gelebilir.
Satış ekibinin gerçekçi olmayan yüksek tahmini,
üretimin gereğinden fazla ürün üretmesine yol açabilir. Fazla üretim stokları
büyütür. Stoklar işletme sermayesi ihtiyacını artırır. Şirket kredi kullanır.
Yüksek faiz giderleri kârlılığı azaltır.
Süreç şu şekilde işler:
Yanlış talep tahmini → fazla üretim → yüksek stok
→ işletme sermayesi ihtiyacı → kredi kullanımı → finansman gideri → azalan
kârlılık
Benzer bir sorun ticari şartlarda da oluşabilir:
Kontrolsüz iskonto ve uzun vade → düşük gerçek
katkı → geç tahsilat → nakit açığı → pahalı finansman → satış yapılmasına
rağmen zayıflayan şirket
Bu zincirler, finans bölümünde görülen birçok
sorunun aslında satış, üretim, satın alma veya strateji kararlarında
başladığını gösterir.
Şirketinizi Güçlendiren Sekiz
Yönetim Boyutu başlıklı yazımda da ifade ettiğim gibi,
şirketler yaşayan sistemlerdir. Bir alanda ortaya çıkan sorun çoğu zaman başka
bir yönetim fonksiyonundaki eksikliğin sonucudur.
Bu nedenle kârlılık ve nakit, finansal sonuç
olmanın ötesinde şirketin toplam yönetim kalitesinin göstergeleridir.
Şirketler ne yapmalı?
Bu dönemde şirketlerin her satış fırsatının
peşinden koşmak yerine doğru satışları seçmesi gerekiyor.
Her ürünün, müşterinin ve satış kanalının şirkete
gerçek katkısı ölçülmelidir. Ciro hedefleri kâr, tahsilat ve nakit hedefleriyle
dengelenmelidir. Satış primleri mümkün olduğunca faturalanmış ciroya değil,
şirkete gerçek katkı sağlayan ve tahsil edilen satışlara bağlanmalıdır.
İskonto, satış kapatmanın en kolay yolu olarak
görülmemelidir. Daha yüksek sipariş, daha kısa vade, peşin ödeme, yeni ürün
alımı veya daha düşük hizmet maliyeti gibi ölçülebilir bir karşılık olmadan
verilen iskonto hem bugünkü kârı hem de gelecekteki pazarlık gücünü azaltır.
Stok ve alacakta bağlı para yakından
izlenmelidir. Yavaş dönen ürünler, ölü stoklar ve gecikmiş alacaklar yalnızca
finansal raporların bir satırı olarak görülmemelidir. Bunların hangi kararlar
sonucunda oluştuğu bulunmalıdır.
Şirketler ayrıca kredi ihtiyaçlarını yalnızca
faiz oranları üzerinden tartışmamalıdır.
Faizlerin yüksek olması elbette önemli bir
sorundur. Ancak şirketin gereğinden fazla stok tutması, müşterilerine uzun
vadeler vermesi, düşük kârlı satışları büyütmesi veya tahsilatlarını
yönetememesi de kredi ihtiyacını artırır.
Makroekonomik koşulları değiştirmek şirketlerin
gücü dışında olabilir. Fakat kredi ihtiyacını büyüten yönetim kaynaklı
faktörleri bulmak ve azaltmak mümkündür.
Finansman çağından yönetim çağına
Uzun yıllar boyunca ucuz ve kolay ulaşılabilir
finansman, şirketlerin bazı hatalarını taşımasına yardımcı oldu. Stoklar
krediyle, uzun vadeli alacaklar banka kaynaklarıyla ve verimsiz büyüme yeni
borçlanmalarla finanse edilebildi.
Bugün aynı yöntemlerin sürdürülmesi giderek
zorlaşıyor.
Şirketler enflasyonun ne zaman düşeceğini,
faizlerin hangi tarihte gerileyeceğini veya kredi koşullarının ne zaman
rahatlayacağını belirleyemezler. Ancak hangi müşteriye satış yapacaklarını,
hangi ürünleri öne çıkaracaklarını, ne kadar stok tutacaklarını, hangi vadeleri
vereceklerini ve satış kaynaklarını nerede kullanacaklarını yönetebilirler.
Aynı şekilde satışlarının hangi maliyetle
gerçekleştiğini, ne kadar kâr bıraktığını ve ne zaman nakde dönüştüğünü de
ölçebilirler.
Bu nedenle yeni dönemin başarılı şirketleri
yalnızca büyüyenler olmayacaktır.
Doğru müşteriye, doğru değer önerisiyle, doğru
ürün ve satış kanalı üzerinden ulaşan; fiyatını, maliyetini ve ticari
şartlarını disiplinle yöneten; yaptığı satıştan kâr elde eden ve bu kârı
zamanında nakde dönüştürebilen şirketler başarılı olacaktır.
Artık yalnızca satış yapabilmek yetmiyor.
Kârlı satış yapmak zaten kolay değildir.
Kârlılığı ve nakdi aynı anda üretebilmek ise güçlü bir strateji, yönetim
disiplini ve uçtan uca çalışan bir yönetim sistemi gerektirir.
Ucuz ve bol finansmanın hataları örttüğü dönem
kapanıyor.
Finansman çağından yönetim çağına geçiyoruz.
Bayi Kanalıyla Büyüme : Şirketlerin Kredi İhtiyacı Neden Artar? Sorun Faiz mi, Yönetim mi?
Bayi Kanalıyla Büyüme : Finansman Çağından Yönetim Çağına
Bayi Kanalıyla Büyüme : Satış Yönetimi Rehberi
Bayi Kanalıyla Büyüme : Ticari Büyüme ve Yönetim Rehberi
Yeni Döneme Şirketiniz Ne Kadar Hazır?
Talebin güçlü ve finansmanın kolay olduğu dönemlerde satışların büyümesi, şirketin yönetim sistemindeki bazı sorunları görünmez hâle getirebilir.
Ancak talep daraldığında; yanlış müşteri seçimi, düşük kârlı ürünler, yüksek stoklar, uzun vadeler, kontrolsüz iskontolar, tahsilat sorunları ve verimsiz satış kanalları çok daha hızlı biçimde şirketin kârlılığına ve nakit akışına yansır.
Danışmanlık çalışmalarım kapsamında şirketlerin strateji, pazarlama, satış, müşteri ve ürün kârlılığı, ticari şartlar, stok, tahsilat ve işletme sermayesi yapılarını birlikte değerlendirerek yönetim sistemlerini geliştirmeye yönelik çalışmalar yürütüyorum.
Şirketinizin yeni dönemde yalnızca satış yapan değil; kârlılık ve nakdi birlikte üretebilen bir yapıya dönüşmesi için mevcut yönetim sisteminizi birlikte değerlendirebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder