Uzun yıllar boyunca birçok şirket rekabet avantajını düşük finansman maliyetleri, uzun vadeli krediler ve kolay erişilebilir nakit sayesinde koruyabildi. Ancak yüksek faiz, kredi daralması ve değişen ekonomik koşullar yeni bir dönemi başlattı. Artık şirketlerin başarısını belirleyen temel unsur finansmana erişimden çok yönetim kalitesi, operasyonel verimlilik ve nakit üretme becerisidir.
Bölüm 1
Giriş
Piyasalarda Ne
Oluyor? Gerçek Soru Ne?
Son iki yıldır Türkiye iş dünyasında neredeyse
her toplantıda, her sektörde ve her yönetim kurulu odasında benzer cümleler
duyuluyor.
"Faizler çok yüksek."
"Krediye ulaşamıyoruz."
"İç piyasa durdu."
"Tahsilatlar çok yavaşladı."
"Üreterek batıyoruz."
"Çalışıyoruz ama para kazanamıyoruz."
Bu ifadeler artık yalnızca bireysel şikâyetler
olmaktan çıktı. Sanayi odalarının raporlarında, sektör temsilcilerinin
açıklamalarında ve reel sektörün günlük deneyimlerinde ortak bir gözleme
dönüştü.
Özellikle İstanbul Sanayi Odası'nın (İSO) 2025
yılı İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu araştırması bu tabloyu sayısal olarak da
ortaya koymaktadır. Araştırmaya göre şirketlerin finansman giderleri faaliyet
kârlarının büyük bölümünü tüketmekte, borçluluk özkaynaklardan çok daha hızlı
artmakta ve nominal satış büyümesine rağmen reel büyüme neredeyse durma
noktasına gelmektedir.
Bu veriler, Türkiye sanayisinin ciddi bir
finansman baskısı altında olduğunu açık biçimde göstermektedir.
Ancak bu noktada cevaplanması gereken daha önemli
bir soru bulunmaktadır.
Yaşanan sorun gerçekten yalnızca yüksek faiz ve
krediye erişim problemi midir?
Yoksa mevcut ekonomik koşullar, uzun yıllardır
biriken daha derin yönetimsel sorunları görünür hâle mi getirmektedir?
Bu araştırmanın çıkış noktası tam olarak bu
sorudur.
Aynı Ekonomide
Neden Bazı Şirketler Daha Dayanıklı?
Makroekonomik göstergeler bütün şirketler için
ortaktır.
Faiz oranları aynıdır. Enflasyon aynıdır. Kur
seviyesi aynıdır. Bankacılık sistemi aynıdır. İç talep aynı ekonominin içinde
oluşmaktadır.
Buna rağmen aynı sektörde faaliyet gösteren iki
şirketten biri yatırımlarına devam ederken diğeri ciddi bir nakit sıkışıklığı
yaşayabilmektedir.
Bazıları yeni yatırımlar planlarken bazıları maaş
ödeyebilmek için kısa vadeli kredi aramaktadır.
Bazıları ihracatını artırırken bazıları
kapasitesini küçültmektedir.
Eğer makroekonomik koşullar bütün şirketler için
aynıysa, bu performans farklılıklarını açıklayan başka değişkenlerin de
bulunması gerekir.
İşte bu araştırma, tam da bu noktada klasik
finansman tartışmasının dışına çıkmayı amaçlamaktadır.
FİNANSMAN
SORUNUNA FARKLI BİR BAKIŞ
Türkiye'de finansman tartışmaları çoğu zaman tek
bir eksende yürütülmektedir.
Faiz oranları.
Kredi hacmi.
Bankaların kredi verme isteği.
Likidite.
Elbette bunların tamamı önemlidir.
Ancak işletme yönetimi açısından daha temel bir
soru çoğu zaman sorulmamaktadır.
Şirket gerçekten ihtiyaç duyduğu kadar mı
finansman kullanmaktadır?
Başka bir ifadeyle;
kullandığı kredinin tamamı faaliyetinin doğal
gereği midir?
Yoksa bunun bir bölümü;
- fazla stoklardan,
- uzun tahsilat sürelerinden,
- yanlış fiyatlandırmadan,
- düşük ürün kârlılığından,
- plansız büyümeden,
- zayıf sermaye politikasından,
- yönetim sistemindeki eksikliklerden
kaynaklanıyor olabilir mi?
Bu ayrım bugüne kadar yeterince tartışılmamıştır.
Araştırmanın
Temel Hipotezi
Bu çalışma tek bir nedene dayalı açıklama
yapmamaktadır.
Aksine şirketlerin finansman yapısını üç farklı
katmanın birlikte belirlediğini savunmaktadır.
1.
Birinci katman makroekonomik koşullardır.
a.
Faiz oranları, kredi arzı ve finansmana erişim
koşulları, şirketlerin kullanacağı finansmanın maliyetini belirlemektedir.
2.
İkinci katman ekonominin yapısal özellikleridir.
a.
Özellikle yüksek enflasyon, vadeli ticaret yapısı
ve banka ağırlıklı finansman sistemi, aynı üretim için gerekli işletme
sermayesini doğal olarak büyütmektedir.
3.
Üçüncü katman ise şirket yönetimidir.
a.
Şirketin stok politikası, tahsilat disiplini,
fiyatlandırma yaklaşımı, üretim planlaması, sermaye yapısı ve stratejik
kararları, bu zorunlu finansman ihtiyacının üzerine ne kadar ilave finansman
yükü bineceğini belirlemektedir.
Dolayısıyla bu makalenin temel hipotezi şudur:
Makroekonomi finansmanın maliyetini belirler.
Ekonominin yapısal özellikleri zorunlu işletme sermayesi ihtiyacını belirler.
Yönetim kalitesi ise şirketin bu zorunlu ihtiyacın üzerine ne kadar ilave
finansman yükü taşıyacağını belirler.
Bu yaklaşım, finansman sorununu yalnızca ekonomik
koşulların sonucu olarak değil, aynı zamanda işletme yönetiminin bir çıktısı
olarak değerlendirmektedir.
Araştırmanın
Amacı
Bu makalenin amacı yüksek faiz politikalarını
tartışmak veya mevcut ekonomi politikalarını değerlendirmek değildir.
Amaç;
Türkiye'de şirketlerin yaşadığı finansman
baskısını daha bütüncül bir çerçevede incelemek,
makroekonomik koşullar ile şirket yönetimi
arasındaki ilişkiyi ortaya koymak, ve finansal dayanıklılığı belirleyen temel
faktörleri yeniden değerlendirmektir.
Bu kapsamda çalışma;
- İstanbul Sanayi Odası'nın İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu
araştırması,
- Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verileri,
- Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu istatistikleri,
- TÜİK verileri,
- OECD ve Dünya Bankası'nın işletme finansmanına ilişkin çalışmaları
ile birlikte, yazarın otuz yılı aşan satış, bayi
yönetimi ve işletme danışmanlığı deneyiminden elde edilen saha gözlemlerini
birlikte değerlendirmektedir.
Amaç, yalnızca mevcut durumu açıklamak değil;
aynı zamanda şirketlerin mevcut ekonomik koşullar altında finansal
dayanıklılıklarını artırabilecekleri yönetim alanlarını ortaya koymaktır.
Makalenin
Yapısı
Makalenin ikinci bölümünde Türkiye'de şirketlerin
karşı karşıya bulunduğu finansman baskısı resmi veriler ışığında
incelenecektir.
Üçüncü bölümde finansman sorununu açıklayan üç
katmanlı kavramsal model geliştirilecektir.
Dördüncü bölümde makroekonomik baskı ile yönetim
kaynaklı finansman ihtiyacı arasındaki ilişki tartışılacaktır.
Son bölümde ise elde edilen bulgular
değerlendirilerek Türkiye'de şirket yönetiminin yeni dönemde neden stratejik
bir rekabet avantajına dönüştüğü ortaya konacaktır.
Bu çalışmanın temel iddiası şudur:
Türkiye'de finansman baskısı gerçektir. Ancak
şirketlerin bu baskıdan ne ölçüde etkileneceğini yalnızca makroekonomik
koşullar değil, aynı zamanda yönetim sistemlerinin kalitesi belirlemektedir.
2.
Türkiye'de Finansman Baskısı: Veriler Ne Söylüyor?
Türkiye ekonomisinde son yıllarda finansman
maliyetlerinin hızla yükselmesi, krediye erişimin zorlaşması ve reel sektörün
likidite ihtiyacının artması iş dünyasının temel gündem maddelerinden biri
hâline gelmiştir. Sanayi odalarının raporları, kamu kurumlarının istatistikleri
ve reel sektör temsilcilerinin açıklamaları, şirketlerin finansman baskısını
giderek daha yoğun hissettiğini göstermektedir.
Bu bölümde söz konusu baskı; İstanbul Sanayi
Odası (İSO), Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Bankacılık Düzenleme ve
Denetleme Kurumu (BDDK) ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından
yayımlanan veriler çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Amaç, finansman baskısının gerçekten var olup
olmadığını nesnel veriler ışığında ortaya koymaktır.
2.1. İSO
İkinci 500 Araştırmasının Ortaya Koyduğu Tablo
İstanbul Sanayi Odası'nın 2025 yılı İkinci 500
Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması, orta ölçekli sanayi şirketlerinin
finansal yapısında önemli değişimler yaşandığını göstermektedir.
Araştırmaya göre 2025 yılında;
- Üretimden satışlar nominal olarak %25,7 artmıştır.
- Buna karşılık reel satış artışı yalnızca %0,2 seviyesinde
kalmıştır.
- Toplam borçlar %50,2 artmıştır.
- Mali borçlardaki artış %52,1 olmuştur.
- Buna karşın özkaynaklar yalnızca %13,3 büyümüştür.
- Finansman giderleri bir önceki yıla göre %45,2 artmıştır.
- Finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı %86,7 seviyesine
yükselmiştir.
- Kısa vadeli mali borçların toplam mali borçlar içindeki payı %54
olarak gerçekleşmiştir.
Bu veriler birkaç önemli gözleme işaret
etmektedir.
Birincisi, şirketlerin nominal satışları
artmasına rağmen reel büyüme neredeyse durmuştur.
İkincisi, şirketlerin borçluluğu özkaynak
büyümesinden çok daha hızlı artmaktadır.
Üçüncüsü, faaliyetlerden elde edilen kârın büyük
bölümü finansman giderleri tarafından tüketilmektedir.
İSO araştırmasının ortaya koyduğu tablo, orta
ölçekli sanayi kuruluşlarının finansal yapısı üzerinde belirgin bir baskı
oluştuğunu göstermektedir.
2.2. Finansman
Giderlerinin Kârlılık Üzerindeki Etkisi
Araştırmanın en dikkat çekici göstergelerinden
biri finansman giderlerinin faaliyet kârlılığı üzerindeki etkisidir.
İSO verilerine göre;
- Faaliyet kârlılığı oranı yaklaşık %7,7,
- FAVÖK marjı %12,8,
- Vergi öncesi kâr marjı ise yalnızca %2,2 seviyesindedir.
Buna karşılık finansman giderlerinin faaliyet
kârına oranı %86,7'ye ulaşmıştır.
Başka bir ifadeyle;
şirketler üretim faaliyetlerinden elde ettikleri
faaliyet kârının çok büyük bölümünü finansman giderlerine ayırmak zorunda
kalmaktadır.
Bu durum, finansman maliyetlerinin yalnızca
bilanço kalemi olmaktan çıkıp şirketlerin faaliyet performansını doğrudan
etkileyen temel değişkenlerden biri hâline geldiğini göstermektedir.
2.3. Borç
Yapısındaki Değişim
İSO araştırması şirketlerin borç yapısında da
dikkat çekici değişimler olduğunu göstermektedir.
Toplam borçlar %50,2 artarken;
özkaynak artışı yalnızca %13,3 düzeyinde
kalmıştır.
Bu durum; şirketlerin büyümeyi önemli ölçüde
borçlanma yoluyla finanse ettiğini göstermektedir.
Ayrıca mali borçların yarısından fazlasının kısa
vadeli olması, finansman yenileme riskinin de arttığına işaret etmektedir.
Kısa vadeli finansman yapısı;
- faiz değişimlerine duyarlılığı,
- kredi yenileme riskini,
- likidite baskısını
artırabilecek bir finansman profili
oluşturmaktadır.
2.4. Ticari
Krediler ve Finansman Maliyeti
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verileri,
ticari kredi faizlerinin son dönemde tarihsel olarak yüksek seviyelerde
seyrettiğini göstermektedir.
2026 yılı itibarıyla TL ticari kredi faizleri
yaklaşık %50 düzeyinde gerçekleşmektedir.
Bu durum işletmeler açısından iki önemli sonuç
doğurmaktadır.
Birincisi; işletme sermayesinin finansman
maliyeti belirgin biçimde yükselmektedir.
İkincisi; yatırım kararlarının geri dönüş süresi
uzamakta ve kredi kullanımı daha seçici hâle gelmektedir.
Dolayısıyla kredi yalnızca bulunması gereken bir
kaynak değil, aynı zamanda dikkatle yönetilmesi gereken yüksek maliyetli bir
üretim girdisi niteliği kazanmaktadır.
2.5.
Bankacılık Sisteminde Ticari Kredilerin Seyri
BDDK verileri, bankacılık sisteminde ticari kredi
hacminin nominal olarak büyümeye devam ettiğini göstermektedir.
Ancak kredi hacmindeki nominal artışın;
yüksek enflasyon,
parasal sıkılaşma,
makroihtiyati düzenlemeler
ve kredi kompozisyonundaki değişiklikler birlikte
değerlendirilmeden yorumlanması doğru değildir.
Nominal kredi büyümesi, reel anlamda işletmelerin
finansman imkanlarının aynı ölçüde arttığı anlamına gelmemektedir.
Nitekim birçok sektör temsilcisi, krediye
erişimin özellikle KOBİ'ler açısından daha seçici hâle geldiğini ifade
etmektedir.
Dolayısıyla kredi stokundaki artış ile krediye
erişim kolaylığı aynı kavram değildir.
2.6. Reel
Ekonomide Yavaşlama İşaretleri
TÜİK tarafından açıklanan sanayi üretim endeksi
son dönemde reel üretimde belirgin bir ivme kaybına işaret etmektedir.
Bazı aylarda yıllık artış görülmekle birlikte;
üretim eğilimi,
kapasite kullanım oranları,
reel güven endeksleri
ve sektör temsilcilerinin değerlendirmeleri
birlikte ele alındığında sanayi faaliyetlerinde önceki yıllara kıyasla daha
sınırlı bir büyüme ortamı oluştuğu görülmektedir.
İSO araştırmasındaki;
nominal satışların %25,7 artmasına rağmen reel
artışın yalnızca %0,2 olması
bu gözlemi destekleyen önemli göstergelerden
biridir.
2.7. Reel
Sektörün Ortak Gözlemi
Resmî verilerin yanında reel sektör
temsilcilerinin açıklamaları da benzer yöndedir.
Sanayi ve ticaret dünyasında son dönemde öne
çıkan ortak değerlendirmeler şunlardır:
- finansman maliyetlerinin belirgin biçimde arttığı,
- krediye erişimin zorlaştığı,
- işletme sermayesi ihtiyacının büyüdüğü,
- tahsilat sürelerinin uzadığı,
- kapasite kullanım oranlarının gerilediği,
- sipariş hacimlerinin zayıfladığı,
- özellikle orta ölçekli sanayi kuruluşlarında finansal baskının
hissedilir ölçüde arttığı.
Bu değerlendirmeler farklı sektörlerde benzer
şekilde dile getirilmekte ve kamu kurumlarının yayımladığı birçok göstergeyle
de genel olarak uyumlu görünmektedir.
3.
Finansman Sorununu Açıklayan Üç Katmanlı Model
Makroekonomi,
Yapısal Finansman İhtiyacı ve Yönetim Kalitesi
Bir önceki bölümde incelenen veriler, Türkiye'de
reel sektör üzerinde belirgin bir finansman baskısı oluştuğunu açık biçimde
göstermektedir.
Ancak aynı veriler tek başına şu soruyu
cevaplamamaktadır:
Şirketlerin finansman ihtiyacı neden
farklılaşmaktadır?
Çünkü makroekonomik koşullar bütün şirketler için
büyük ölçüde ortaktır.
Faiz oranları aynıdır.
Enflasyon oranı aynıdır.
Kur politikası aynıdır.
Bankacılık sistemi aynıdır.
Krediye ilişkin düzenlemeler aynıdır.
Buna rağmen aynı sektörde faaliyet gösteren
şirketlerin finansal performansları birbirinden önemli ölçüde
farklılaşabilmektedir.
Bazı şirketler yatırımlarını sürdürebilirken,
bazıları sürekli yeni kredi kullanmak zorunda
kalmaktadır.
Bazıları nakit üretebilirken,
bazıları satış hacmini artırmasına rağmen
likidite sıkıntısı yaşamaktadır.
Dolayısıyla finansman ihtiyacını yalnızca
makroekonomik değişkenlerle açıklamak yeterli görünmemektedir.
Bu çalışma, şirketlerin finansal dayanıklılığını
açıklamak amacıyla üç katmanlı bir kavramsal model önermektedir.
Bu modele göre şirketlerin toplam finansman
ihtiyacı üç farklı düzeyde oluşmaktadır.
3.1.
Birinci Katman: Makroekonomik Koşullar
Birinci katman, şirketlerin faaliyet gösterdiği
ekonomik çevreyi ifade etmektedir.
Bu katmanda;
- para politikası,
- faiz oranları,
- kredi arzı,
- enflasyon,
- döviz kuru,
- ekonomik büyüme,
- iç talep,
- dış talep,
- bankacılık sisteminin kredi verme davranışı
gibi değişkenler yer almaktadır.
Bu değişkenlerin ortak özelliği, şirketlerin
büyük ölçüde kontrolü dışında olmalarıdır.
Bir işletme;
faiz oranlarını,
Merkez Bankası'nın para politikasını,
ülke risk primini,
veya bankacılık sektörünün kredi iştahını
doğrudan değiştiremez.
Dolayısıyla makroekonomik koşullar bütün
şirketler için ortak bir faaliyet ortamı oluşturur.
Bu ortam, şirketlerin kullanacağı finansmanın
maliyetini ve erişilebilirliğini belirlemektedir.
Örneğin;
ticari kredi faizlerinin %20 olduğu bir ekonomi
ile %50 olduğu bir ekonomi arasında aynı miktardaki işletme sermayesinin
finansman maliyeti tamamen farklı olacaktır.
Dolayısıyla makroekonomi; şirketlerin ne kadar
faiz ödeyeceğini belirler.
Ancak şu soruya cevap vermez: Şirket neden bu
kadar kredi kullanmaktadır?
Bu soru bizi ikinci katmana götürmektedir.
3.2. İkinci
Katman: Ekonominin Yapısal Özellikleri ve Zorunlu İşletme Sermayesi
Finansman ihtiyacını belirleyen ikinci katman,
ekonominin yapısal özellikleridir.
Türkiye gibi uzun yıllar yüksek enflasyon yaşamış
ekonomilerde ticaret büyük ölçüde vadeli çalışmaktadır.
Üretici;
bayiye,
distribütöre,
veya toptancıya
vadeli satış yapmaktadır.
Bayi ise aynı şekilde müşterilerine vadeli satış
yapmaktadır.
Üretim süreci boyunca;
- hammadde,
- yarı mamul,
- mamul stokları
şirket bilançosunda belirli bir süre sermaye
bağlamaktadır.
Tahsilat da çoğu zaman üretim tamamlandıktan
haftalar hatta aylar sonra gerçekleşmektedir.
Bu nedenle üretim ile tahsilat arasında oluşan
süre doğal olarak işletme sermayesi ihtiyacı doğurmaktadır.
Bu durum kötü yönetimin sonucu değildir.
Üretim yapan hemen bütün işletmeler belirli
ölçüde işletme sermayesine ihtiyaç duyar.
Örneğin;
bir fabrikanın üretime başlamadan önce;
- hammadde alması,
- üretim yapması,
- ürününü depolaması,
- müşteriye göndermesi,
- tahsilatı beklemesi
gerekmektedir.
Bu süreç boyunca şirket faaliyetlerini finanse
etmek zorundadır.
Dolayısıyla her şirket için kaçınılmaz bir
finansman ihtiyacı bulunmaktadır.
Bu çalışmada bu ihtiyaç; Yapısal Finansman
İhtiyacı olarak tanımlanmaktadır.
Yapısal finansman ihtiyacı; şirket çok iyi
yönetilse bile, faaliyetini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyacağı asgari işletme
sermayesini ifade etmektedir.
Bu ihtiyaç;
- sektörün yapısından,
- üretim çevriminden,
- müşteri vadelerinden,
- tedarik sürelerinden,
- ekonominin işleyişinden
kaynaklanmaktadır.
Ancak şirketlerin fiilen kullandıkları finansman
çoğu zaman bu seviyenin üzerinde gerçekleşmektedir.
Bu fark üçüncü katmanda ortaya çıkmaktadır.
3.3. Üçüncü
Katman: Yönetim Kaynaklı Finansman İhtiyacı
Bu çalışmanın temel katkısı üçüncü katmanda
ortaya çıkmaktadır.
Şirketlerin kullandığı toplam finansmanın tamamı
faaliyetlerinin doğal sonucu değildir.
Finansman ihtiyacının önemli bir bölümü doğrudan
yönetim kararlarından kaynaklanabilmektedir.
Örneğin;
·
gereğinden fazla stok tutulması,
·
yavaş tahsilat,
·
yanlış müşteri seçimi,
·
düşük kârlı satışlar,
·
yüksek iskontolar,
·
plansız büyüme,
·
yanlış yatırım kararları,
·
düşük kapasite kullanımı,
·
zayıf üretim planlaması,
·
yanlış satın alma politikaları,
işletme sermayesi ihtiyacını önemli ölçüde
artırabilmektedir.
Bu durumda şirket; faaliyetini sürdürebilmek için
olması gerekenden daha fazla kredi kullanmak zorunda kalmaktadır.
Dolayısıyla finansman ihtiyacının bir bölümü, ekonomik
koşulların değil, şirket yönetiminin ürettiği bir sonuç hâline gelmektedir.
Bu çalışmada bu fark; Yönetim Kaynaklı
Finansman İhtiyacı olarak tanımlanmaktadır.
Başka bir ifadeyle;
·
iki şirket aynı ürünü,
·
aynı pazarda,
·
aynı faiz oranıyla,
·
aynı müşterilere satıyor olabilir.
Ancak;
·
stok devir hızları,
·
tahsilat süreleri,
·
ürün kârlılıkları,
·
müşteri portföyleri,
·
üretim verimlilikleri,
·
ve sermaye politikaları farklı olduğu için,
kullandıkları kredi miktarı da birbirinden
tamamen farklı olabilir.
Bu nedenle finansman ihtiyacı yalnızca finans
departmanının yönettiği bir değişken değildir.
Şirketin;
- satış sistemi,
- üretim sistemi,
- satın alma sistemi,
- fiyatlandırma yaklaşımı,
- stratejik planlaması
birlikte finansman ihtiyacını üretmektedir.
3.4. Üç
Katmanın Birlikte Değerlendirilmesi
Bu modelin temel varsayımı şudur:Makroekonomi, ekonominin
yapısal özellikleri ve şirket yönetimi birbirinin alternatifi değildir.Birbirini
tamamlayan üç farklı açıklama düzeyidir.
Bu ilişki aşağıdaki şekilde özetlenebilir.
Makroekonomik
Koşullar
│
▼
Finansmanın
Maliyeti
│
▼
──────────────────────────────
Ekonominin
Yapısal Özellikleri
│
▼
Zorunlu
İşletme Sermayesi
│
▼
──────────────────────────────
Yönetim
Kalitesi
│
▼
İlave
Finansman İhtiyacı
│
▼
──────────────────────────────
Toplam
Finansman İhtiyacı
│
▼
Finansman
Gideri
│
▼
Nakit Akışı
│
▼
Finansal
Dayanıklılık
Bu modele göre;
·
Makroekonomi finansmanın
maliyetini belirlemektedir.
·
Ekonominin yapısal özellikleri
şirketlerin kaçınılmaz işletme sermayesi ihtiyacını oluşturmaktadır.
·
Yönetim kalitesi ise bu zorunlu
ihtiyacın üzerine ne kadar ilave finansman yükü bineceğini belirlemektedir.
3.5.
Modelin Araştırmaya Katkısı
Bu yaklaşım, finansman tartışmasını önemli ölçüde
değiştirmektedir.
Geleneksel yaklaşım şu soruyu sormaktadır:
"Faiz oranı ne kadar?"
Bu çalışma ise farklı bir soru önermektedir:
"Şirket mevcut ekonomik koşullar altında
gerçekten ihtiyaç duyduğu kadar mı finansman kullanmaktadır?"
Bu soru, finansman sorununu yalnızca bankacılık
sistemi veya para politikası çerçevesinde değil, aynı zamanda işletme
yönetiminin bir çıktısı olarak değerlendirmektedir.
Dolayısıyla finansman yönetimi yalnızca finans
direktörünün sorumluluğunda değildir.
Strateji, satış, pazarlama, üretim, satın alma,
stok yönetimi ve üst yönetim kararları birlikte şirketin finansman ihtiyacını
şekillendirmektedir.
Bu nedenle finansal dayanıklılık, yalnızca güçlü
bir bilanço ile değil, bütünleşik bir yönetim sistemi ile oluşturulabilir.
4.
Makroekonomi mi, Yönetim Kalitesi mi?
Finansman
Baskısını Açıklayan Faktörlerin Tartışılması
Bu araştırmanın çıkış noktası, Türkiye'de reel
sektörün son yıllarda giderek artan finansman baskısını açıklamaktır.
Önceki bölümlerde sunulan veriler, finansman
maliyetlerinin yükseldiğini, şirketlerin borçluluğunun arttığını ve faaliyet
kârlarının önemli bölümünün finansman giderleri tarafından tüketildiğini açık
biçimde göstermektedir.
Dolayısıyla ilk tespit nettir.
Türkiye'de şirketler üzerinde ciddi bir finansman
baskısı bulunmaktadır.
Ancak bu tespitin ardından ikinci soru ortaya
çıkmaktadır.
Bu baskının temel nedeni nedir?
Literatürde ve iş dünyasında bu soruya verilen
cevaplar genel olarak üç grupta toplanmaktadır.
Birinci yaklaşım sorunun temel kaynağını
makroekonomik koşullarda görmektedir.
İkinci yaklaşım şirketlerin finansal yapısını ön
plana çıkarmaktadır.
Üçüncü yaklaşım ise yönetim sistemlerinin
belirleyici olduğunu savunmaktadır.
Bu bölümde bu üç yaklaşım birlikte
değerlendirilecektir.
4.1.
Makroekonomik Açıklamanın Gücü
Makroekonomik yaklaşımın önemli ölçüde açıklayıcı
olduğu açıktır.
İSO İkinci 500 verileri;
- finansman giderlerinin hızla arttığını,
- faaliyet kârlarının önemli bölümünün faiz ödemelerine dönüştüğünü,
- borçluluğun yükseldiğini
göstermektedir.
TCMB verileri ise ticari kredi faizlerinin son
yılların en yüksek seviyelerinde bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla şu tespit güçlü biçimde
desteklenmektedir.
Finansman maliyetleri şirketlerin üzerinde ciddi
baskı oluşturmaktadır.
Bu nedenle makroekonomik açıklama reddedilemez.
Ancak bu yaklaşım tek başına yeterli değildir.
4.2.
Makroekonomik Modelin Açıklayamadığı Sorular
Makroekonomik model bütün şirketleri aynı
varsayar.
Oysa uygulamada durum farklıdır.
Aynı dönemde;
·
aynı şehirde,
·
aynı sektörde,
·
aynı müşterilere satış yapan şirketlerden;
·
bazıları yatırım yapmaya devam ederken,
bazıları konkordato sürecine girmektedir.
Eğer belirleyici tek değişken faiz olsaydı, aynı
koşullarda faaliyet gösteren şirketlerin birbirine çok daha benzer performans
göstermesi beklenirdi.
Oysa hem saha gözlemleri hem de sektör
uygulamaları bunun böyle olmadığını göstermektedir.
Bu durum makroekonomik modelin açıklama gücünün
belirli bir noktadan sonra azaldığını göstermektedir.
Makroekonomi ortak faaliyet ortamını
açıklamaktadır.
Ancak şirketler arasındaki performans farkını
açıklayamamaktadır.
4.3.
Finansal Yapı Yaklaşımı
İkinci yaklaşım şirketlerin sermaye yapısına
odaklanmaktadır.
Bu modele göre;
·
yüksek borç,
·
zayıf özkaynak,
·
kısa vadeli finansman,
·
banka kredilerine bağımlılık
Şirketleri kırılgan hâle getirmektedir.
İSO verileri bu yaklaşımı da desteklemektedir.
·
Toplam borçlar özkaynaklardan çok daha hızlı
büyümüştür.
·
Mali borçların önemli bölümü kısa vadelidir.
Bu yapı, faiz artışlarının şirket bilançolarına
hızla yansımasına neden olmaktadır.
Ancak burada da benzer bir sorun ortaya
çıkmaktadır.
Bu model; şirketlerin neden farklı sermaye
yapılarına sahip olduğunu açıklamamaktadır.
Başka bir ifadeyle;yüksek borç sonucu
açıklanmaktadır, fakat yüksek borcun neden oluştuğu açıklanamamaktadır.
4.4.
Yönetim Kalitesi Yaklaşımı
Bu çalışmanın önerdiği üçüncü yaklaşım tam bu
noktada devreye girmektedir.
Şirketlerin kullandığı finansmanın tamamı
faaliyetlerinin doğal sonucu değildir.
Bir bölümü yönetim sisteminin ürettiği ilave
finansman ihtiyacıdır.
Bu görüşü destekleyen çok sayıda yönetim
değişkeni bulunmaktadır.
Örneğin;
·
Gereğinden fazla stok,
·
Uzayan tahsilat süreleri,
·
Yanlış fiyatlandırma,
·
Zarar eden ürünler,
·
Düşük kapasite kullanımı,
·
Yüksek fire oranları,
·
Plansız büyüme,
·
Atıl yatırımlar,
·
Yanlış müşteri seçimi,
·
Zayıf bütçe disiplini
şirketin işletme sermayesi ihtiyacını
artırmaktadır.
Bu değişkenlerin ortak özelliği şudur.
Hiçbiri doğrudan makroekonomik değildir. Tamamı
yönetim kararlarının sonucudur.
Dolayısıyla aynı ekonomik ortamda farklı yönetim
sistemleri farklı finansman ihtiyaçları üretmektedir.
4.5.
Enflasyonun Rolü
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekmektedir.
Araştırma boyunca vurgulandığı gibi;
yüksek enflasyon, şirketlerin işletme sermayesi
ihtiyacını doğal olarak artırmaktadır.
Hammadde fiyatları yükseldikçe, stoklara bağlanan
sermaye büyümektedir.
Nominal satış hacmi arttıkça, ticari alacakların
parasal büyüklüğü de artmaktadır.
Dolayısıyla yüksek enflasyon, aynı fiziksel
üretim miktarı için bile daha fazla işletme sermayesi gerektirmektedir.
Bu nedenle enflasyon, şirketlerin finansman
ihtiyacını artıran yapısal bir faktördür.
Ancak bu artışın ne kadar olacağı yine yönetim
sistemine bağlıdır.
Örneğin;
·
Stoklarını altmış gün yerine otuz günde
çevirebilen bir şirket, aynı enflasyon ortamında çok daha düşük finansman
ihtiyacıyla çalışacaktır.
Benzer şekilde;
·
Tahsilat süresini doksan günden kırk beş güne
indirebilen bir şirket, yüksek enflasyonun finansman üzerindeki etkisini önemli
ölçüde azaltabilecektir.
Dolayısıyla;
·
Enflasyon işletme sermayesini büyütmektedir, yönetim
ise bu büyümenin boyutunu belirlemektedir.
4.6. Aynı
Faiz, Farklı Sonuçlar
Bu araştırmanın ulaştığı en önemli gözlemlerden
biri budur.
İki şirket düşünelim.
İkisi de;
- Aynı sektörde faaliyet gösteriyor,
- Aynı faiz oranıyla kredi kullanıyor,
- Aynı ekonomik ortamda çalışıyor.
Birinci şirket;
- Stoklarını 45 günde çeviriyor,
- Tahsilatını 50 günde yapıyor,
- Yüksek kârlı ürün satıyor,
- Müşteri riskini yönetiyor,
- Yatırım kararlarını planlı alıyor.
İkinci şirket ise;
- Stoklarını 120 günde çeviriyor,
- Tahsilatını 150 günde yapıyor,
- Düşük marjla satış yapıyor,
- Sürekli iskonto uyguluyor,
- Zarar eden müşterileri finanse ediyor.
Her iki şirket de aynı faiz oranına maruz
kalmaktadır.Ancak ikinci şirketin ihtiyaç duyduğu kredi miktarı çok daha
yüksektir. Dolayısıyla ödediği toplam faiz de daha yüksektir.
Buradan şu sonuca ulaşılmaktadır.
Faiz oranı makroekonomik bir değişkendir. Ancak
toplam faiz yükü yalnızca faiz oranına değil, kullanılan kredi miktarına da
bağlıdır. Kullanılan kredi miktarını ise önemli ölçüde yönetim sistemi
belirlemektedir.
Bu ayrım, finansman tartışmalarında çoğu zaman
gözden kaçmaktadır.
4.7.
Araştırmanın Temel Bulgusu
Bu çalışmanın ulaştığı temel sonuç şu şekilde
özetlenebilir.
Makroekonomik koşullar; şirketlerin faaliyet
gösterdiği ortak zemini oluşturmaktadır.
Enflasyon ve vadeli ticaret yapısı; kaçınılmaz
işletme sermayesi ihtiyacını büyütmektedir.
Yönetim sistemi ise; şirketin bu zorunlu
ihtiyacın üzerine ne kadar ilave finansman yükü taşıyacağını belirlemektedir.
Dolayısıyla şirketlerin finansal dayanıklılığı; yalnızca
ekonomi politikalarının değil, aynı zamanda yönetim kalitesinin de bir
sonucudur.
Bu yaklaşım, finansman sorununu yalnızca ekonomik
bir problem olmaktan çıkarıp stratejik yönetim problemi hâline getirmektedir.
5. Sonuç
Finansman
Çağından Yönetim Çağına
Bu araştırma, Türkiye'de reel sektörün son
yıllarda yaşadığı finansman baskısını yalnızca faiz oranları veya kredi hacmi
üzerinden açıklamanın yeterli olmadığını ortaya koymaktadır.
İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması,
TCMB, BDDK ve TÜİK verileri birlikte değerlendirildiğinde; finansman
maliyetlerinin belirgin biçimde arttığı, şirketlerin borçluluğunun yükseldiği
ve faaliyet kârlarının önemli bölümünün finansman giderleri tarafından
tüketildiği görülmektedir. Dolayısıyla Türkiye'de reel sektörün finansman
baskısı altında olduğu yönündeki değerlendirmeler güçlü biçimde
desteklenmektedir.
Ancak araştırmanın ortaya koyduğu ikinci ve daha
önemli sonuç, bu finansman baskısının bütün şirketleri aynı ölçüde
etkilemediğidir.
Aynı ekonomik ortamda faaliyet gösteren
şirketlerin finansal performansları arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır.
Bu durum, finansman sorununu yalnızca
makroekonomik değişkenlerle açıklamanın yeterli olmadığını göstermektedir.
Yeni Bir
Kavramsal Çerçeve
Bu çalışma, finansman sorununu açıklamak amacıyla
üç katmanlı bir yaklaşım önermektedir.
Birinci katman makroekonomik koşullardır. Faiz
oranları, kredi arzı ve para politikası şirketlerin finansmana erişim
maliyetini belirlemektedir.
İkinci katman ekonominin yapısal özellikleridir. Yüksek
enflasyon, vadeli ticaret yapısı ve üretim süreçlerinin doğası, şirketlerin
kaçınılmaz işletme sermayesi ihtiyacını oluşturmaktadır.
Üçüncü katman ise yönetim kalitesidir. Şirketlerin
stok yönetimi, tahsilat performansı, fiyatlandırma politikası, üretim
planlaması, yatırım disiplini ve sermaye yapısı, zorunlu finansman ihtiyacının
üzerine ne kadar ilave finansman yükü bineceğini belirlemektedir.
Bu nedenle finansman baskısını yalnızca ekonomi
politikalarının sonucu olarak değerlendirmek eksik kalmaktadır.
Şirketlerin finansal dayanıklılığı, makroekonomik
koşullar ile yönetim sistemlerinin birlikte ürettiği bir sonuçtur.
2010–2021
Dönemi Ne Öğretti?
Araştırmanın dikkat çekici bulgularından biri de
Türkiye ekonomisinin son on beş yıllık dönüşümüne ilişkindir.
2010–2021 dönemi, küresel ölçekte düşük faiz,
yüksek likidite ve bol sermaye hareketlerinin yaşandığı bir dönem olmuştur.
Türkiye ekonomisi de bu süreçten önemli ölçüde
etkilenmiştir.
Görece kolay finansmana erişim, uzun vadeli
ticaret yapısı ve yüksek enflasyonun yarattığı nominal büyüme ortamı, birçok
şirketin hızla büyümesini mümkün kılmıştır.
Bu dönemde finansman, yalnızca bir üretim girdisi
değil; aynı zamanda büyümenin temel kaldıraçlarından biri hâline gelmiştir.
Ancak aynı dönem, bazı yönetim eksikliklerinin de
görünürlüğünü azaltmıştır.
Yüksek stoklar, uzun tahsilat süreleri, düşük
özkaynak, plansız büyüme veya zayıf fiyatlandırma politikaları; uygun finansman
koşulları sayesinde uzun süre sürdürülebilmiştir.
Başka bir ifadeyle; finansman avantajı,
belirli ölçüde yönetim eksikliklerini telafi edebilmiştir.
2026 ve
Sonrası: Yeni Rekabet Dönemi
Bugün ise ekonomik koşullar önemli ölçüde
değişmiştir.
Yüksek faiz oranları, daha seçici kredi
politikaları, yavaşlayan iç talep ve daralan kâr marjları, şirketlerin faaliyet
ortamını yeniden şekillendirmektedir.
Bu yeni dönemde finansman artık büyümeyi
kolaylaştıran bir unsur olmaktan çok, şirketlerin yönetim kalitesini test eden
bir değişken hâline gelmektedir.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde şirketleri
birbirinden ayıracak temel unsur yalnızca ürünleri, markaları veya satış
hacimleri olmayacaktır.
Asıl belirleyici unsur;
- İşletme sermayesini ne kadar etkin yönettikleri,
- Stoklarını ne kadar hızlı çevirebildikleri,
- Tahsilat disiplinlerini ne ölçüde sağlayabildikleri,
- Fiyatlandırma kararlarını ne kadar doğru verebildikleri,
- Sermayelerini ne kadar verimli kullanabildikleri
olacaktır.
Bu nedenle araştırmanın ulaştığı temel sonuç şu
şekilde özetlenebilir:
2010–2021 dönemi Türkiye'de büyük ölçüde
"finansman avantajı ile büyüme" dönemiydi.
2026 ve sonrası ise giderek daha fazla
"yönetim kalitesi ile büyüme" dönemi olacaktır.
İş Dünyası
İçin Çıkarımlar
Bu dönüşüm, şirket yönetimlerinin önceliklerini
de değiştirmektedir.
Geçmişte birçok işletme için temel soru şuydu:
"Finansmanı nasıl bulacağız?"
Bugün ise daha doğru soru şudur:
"Mevcut ekonomik koşullar altında neden bu
kadar fazla finansmana ihtiyaç duyuyoruz?"
Bu soru, finansman tartışmasını banka
kredilerinden çıkarıp doğrudan şirket yönetimine taşımaktadır.
Çünkü işletme sermayesi ihtiyacını belirleyen
birçok unsur şirketlerin kendi karar alanı içerisindedir.
Stok yönetimi, tahsilat sistemi, müşteri seçimi,
ürün portföyü, fiyatlandırma, yatırım disiplini ve sermaye politikası doğrudan
yönetim kalitesiyle ilişkilidir.
Dolayısıyla finansal dayanıklılığı artırmanın
yolu yalnızca daha ucuz kredi aramak değildir.
Aynı zamanda işletme sermayesi ihtiyacını azaltan
daha güçlü yönetim sistemleri kurmaktır.
Bilimsel
İşletmeciliğe Dönüş
Bu araştırmanın ulaştığı en önemli sonuçlardan
biri de budur.
Türkiye'de şirketlerin önemli bir bölümü uzun
yıllar finansman avantajlarının desteklediği bir büyüme döneminde faaliyet
göstermiştir.
Yeni ekonomik ortam ise şirketleri klasik
işletmecilik disiplinlerine yeniden dönmeye zorlamaktadır.
·
Stratejik yönetim,
·
Stratejik pazarlama,
·
Satış yönetimi,
·
Üretim verimliliği,
·
Maliyet muhasebesi,
·
İşletme sermayesi yönetimi,
·
Risk yönetimi
·
Ve güçlü özkaynak yapısı yeniden rekabet avantajı
hâline gelmektedir.
Başka bir ifadeyle; şirketler artık yalnızca daha
fazla satış yaparak değil, daha iyi yönetilerek büyüyeceklerdir.
Son Söz
Peter Drucker'ın sıkça kullanılan bir sözü
vardır:
"Management is doing things right;
leadership is doing the right things."
Bugün Türkiye iş dünyasının karşı karşıya
bulunduğu temel meselelerden biri tam da budur.
Yeni dönemde başarıyı belirleyecek olan yalnızca
daha fazla finansman bulabilmek değildir.
Doğru işleri seçmek, doğru müşterilere
odaklanmak, sermayeyi doğru alanlarda kullanmak ve şirketi bütüncül bir yönetim
sistemiyle yönetebilmektir.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda şirketlerin
rekabet gücü yalnızca bilançolarında değil; yönetim sistemlerinin kalitesinde
şekillenecektir.
Çünkü finansman, artık tek başına rekabet
avantajı üretmemektedir.
Yeni rekabet avantajı, iyi yönetilen
şirketlerdir.
Özet Sonuç;
"Makroekonomi
finansmanın maliyetini belirler. Ekonominin yapısal özellikleri zorunlu işletme
sermayesi ihtiyacını belirler. Yönetim kalitesi ise şirketin bu zorunlu
ihtiyacın üzerine ne kadar ilave finansman yükü taşıyacağını belirler."
Özet Tablo;
|
Finansman Çağı
|
Yönetim Çağı
|
|
Ucuz kredi
|
Verimli yönetim
|
|
Büyüme odaklı
|
Karlılık odaklı
|
|
Ciro
|
Nakit akışı
|
|
Finansmana erişim
|
Yönetim kalitesi
|
|
Hızlı büyüme
|
Sürdürülebilir büyüme
|
|
Vade
|
Verimlilik
|
|
İskonto
|
Değer üretimi
|
Önümüzdeki dönemde şirketleri birbirinden ayıracak temel unsur finansmana erişim değil, yönetim kalitesi olacaktır. Nakit akışını yöneten, doğru müşterileri seçen, süreçlerini iyileştiren ve verimliliği artıran şirketler rekabet avantajı elde edecektir. Yeni dönemin kazananları en çok kredi kullananlar değil, en iyi yönetilen şirketler olacaktır.
Şirketinizi Yönetim Çağına Hazırlayın
Yüksek faiz ve değişen ekonomik koşullar, şirketlerin yönetim anlayışını yeniden şekillendiriyor.
Danışmanlık çalışmalarım kapsamında;
-
Yönetim sistemlerinin analizi,
-
Satış ve bayi yönetimi,
-
Nakit akışı ve tahsilat süreçleri,
-
Operasyonel verimlilik,
-
Satış organizasyonu,
-
Büyüme stratejileri
konularında şirketlere özel çözümler geliştiriyorum.
📩 Şirketinizi yeni rekabet dönemine hazırlamak ve Yönetim Çağı'nın gerektirdiği dönüşümü planlamak isterseniz benimle iletişime geçebilirsiniz.
İlgili yazıların linki;
Bayi Kanalıyla Büyüme
Bayi Kanalıyla Büyüme
Bayi Kanalıyla Büyüme : Ekonomik Durgunlukta Fonksiyon Bazlı Yönetim | Kriz Dönemlerinde Şirketinizi Nasıl Yönetmelisiniz?